|
olu dolu yaşanası hayat.. seni yaşayacağım...
|
|
FEMİNİZMİN EVLİLİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Evliliğin gerçekleşmesi, suyun oluşumuna benzer. Nasıl ki suyun
oluşabilmesi için, hidrojenle oksijenin nasıl birbirlerini
tamamlaması ve molekül olması gerekirse, evlilik içinde kadın ile
erkek bazı özgürlüklerinden fedakarlık yaparak, yeni bir özgürlük
modeliyle hareket etmeleri gerekir.
Bir insan, 'hem özgür olup istediğim gibi yaşayacağım, hem de evli
olacağım' diyemez, bu şekilde bir evlilik mümkün değildir.
Kadınların yüzyıllar sonra toplumsal statü olarak ön plana
geçmeleri, erkekleri rahatsız etmiş ve onların evliliğe soğuk
bakmalarına sebep olmuştur. Asırların verdiği tecrübeyle, erkeğin
evliliğe bakışıyla kadınınki incelenmeli ve yeniden
değerlendirmelidir.
Feminizm, kadını erkek gibi olmaya iterken, kadının cinsel
kimliğine zarar vermektedir. Kadın, kadınlık özelliklerini ve
farklılıklarını güçlendirdiği zaman kadındır. Psikolojik olarak
iki cins birbirinden üstün değil, farklıdır. Bu farklılık, hukuki
değer açısından da önemlidir. Kadın duygusal özellikler, estetik
ve koruma içgüdüsü bakımından ileriyken, erkek dış ortamla
savaşma, avcı özellikleri itibariyle öndedir; böylece taraflar
birbirlerini tamamlar. Kişilerin baskın olan bu yönlerini
törpülemek evliliğe zarar verir. Kadının ev hanımlığı rolü
küçümsendiği zaman, bu rolden uzaklaşır. Halbuki ev hanımlığı ağır
bir işçilik, zor bir hizmettir. Üretiminin meyveleri ancak seneler
sonra, iyi çocuk yetiştirme şeklinde kendini gösterir. Fakat
yaptığı işin sonuçları hemen görülmediği için karşılıksız gibi
düşünülür. Erkeğin işinin neticeleri ise maaş, ücret ya da kâr
gibi somut bir şekilde geri döndüğünden önemsenir ve göze çarpar.
Bu konuyu inançlı insanlarda çözmek daha kolaydır. Meselâ
Yaratıcı, insanı yaratırken, kadınla erkeği eşdeğer mi, yoksa
farklı mı yarattı? Bu iyi bilinmelidir. Yaratıcı katında değer
sıralaması neye göredir? Kadın mı öncedir, erkek mi? Zenciler mi,
beyazlar mı? Fakirler mi, zenginler mi? Yaratıcı ile olan ilişkide
insanın kıymeti zengin, fakir, beyaz, siyah ya da kadın erkek
oluşu değildir. Burada ölçü, kişinin Yaratıcı ile doğru ve yakın
ilişki kurup kurmamasıyla -dini terminolojiyle- takvasıyla
ilgilidir; takvası yüksek olan, Yaratıcı katında daha değerlidir.
Yâni kadın ya da erkek Yaratıcı açısından eşdeğerdir. Her iki
cinsin de birbirlerine karşı artıları ve eksileri vardır.
Birbirlerini tamamlamak için, yaratılmışlardır.
Eğer bu düşünceyle hareket edilirse, çiftler 'özgürleşme' adına
evliliklerini kurban etmemiş olurlar. Yoksa cinslerden birinin
izole edildiği bir dünyada mutlu olmak mümkün değildir. Başka bir
deyişle, tek başına yaşayan bir kadının ya da erkeğin dünyası
mutlu bir dünya değildir.
Bety Freadman'ın dediği gibi; ' bir adamla ya da kadınla güzel ve
sadakate dayalı bir ilişki, ancak birbirini tamamlama ve
birbiriyle varolma bilinciyle yaşanabilir. ' Feminizmi, insanlığa
kazandırdığı bazı değerleri koruyarak, ama kaybettirdiklerini de
bilerek; ve buna geçmişteki kültür ve inanç birikimimizi de
katarak yeniden tanımladığımız zaman, kadın - erkek mutluluğunu ve
evlilik kavramını oturması gereken mecraya yerleştirmek mümkündür.
1960' da kadınları erkeklere karşı silahlanmaya çağıran bir
kitabın sahibi olan, Amerikalı feminist yazar Bety Freadman, şu
anda Manhattan'da tek başına yaşamaktadır. Yetmişinci yaşından
sonra söylediği şu cümle ne kadar anlamlıdır:
'Bir erkekle güven ve sadakate dayalı bir ilişki içinde olmak beni
ne kadar mutlu ederdi.'
'Dünya Kadınlar Günü' nün Kadınlara ve Evliliğe Getirileri
'Dünya Kadınlar Günü' gibi ayrımlar yapmak aslında, feministlerin
bencilliğini göstermektedir. Bunun arkasında, 'kadınlar insanlıkta
ikinci sınıf olarak algılanıyor' ön kabulü vardır. Kendine güveni
olan, kendini rahatlıkla ifade eden ve hakkını arayabilen kadının
böyle günlere ihtiyacı yoktur. Ama 'Dünya Kadınlar Günü' şu
şekilde de yorumlanabilir: Erkeklerin kadınları ikinci sınıf görme
eğilimine karşı bir varoluş sembolü. Bu görüş, sosyokültürel bir
durumdur.
'Kadınlar erkeklerin arkasındadır, ' şeklinde geleneksel bir
eğilim vardır. Üstelik bu sadece Doğu kültüründe değil, Batı
kültüründe de böyledir; hatta Batı dünyasında daha da yoğundur.
Orada asırlarca, 'kadın insan mıdır, değil midir?' tartışması
yaşanmıştır. Kadının fert olduğunu yasalar dahi kabul etmezdi.
Önceki yüzyıllarda fiziksel güç önemli olduğu için, dünya
konjonktürü erkeğin egemen olmasını gerektiriyordu. Fakat
çağımızda zihinsel güç ön plana çıkınca bu güce ihtiyaç kalmadı.
Zihinsel gücün önemi kavranınca çıkınca kadın ve erkek arasındaki
farklılıklar en aza indi.
Şartlar böyle gelişince, kadın - erkek eşitliği yerine, kadın -
erkek farklılığı içinde güçlü işbirliği kurmaya öncelik
verilmelidir. Bu tespit çerçevesinde, iki cinsin farklılıklarının
reddedildiği anlaşılmamalıdır. 'Erkek erkekliğini, kadın
kadınlığını değiştirsin ve dünya uni-sexe doğru gitsin' düşüncesi
yanlıştır. Her iki cins de farklılıklarını koruyarak güçlü
işbirliği esasına dayanan ilişkiler geliştirmelidir. Demokrasi ve
çoğulculukta önemli olan da budur. Herkes kendi kültürel kimliğini
korur, ama iletişim yoğunlaşır.
Meselâ evren çoğulculuk üzerine kurulmuş, tek tip yaratılmamıştır;
binlerce çiçek, kuş ya da böcek türüyle var edilmiştir. Bu
çeşitliliğin amacı, başta insanlar arasındaki iletişimi
sağlamaktır. Canlıların birbirleriyle kaynaşmaları, münasebet
kurmaları ve bir takım güzellikleri ortaya çıkarmalarıdır. Bu
sebeple tek tip kadın ya da erkek düşüncesi, evrendeki bütünlüğe
uymaz. Bu bilinmeli ve çeşitliliğe alışılmalıdır. Tarafların
haksızlığa uğramadığı, zihinsel başarısı üstün olanın önde ve
ileride konumlandığı, kendini gerçekleştiren ve yaptıklarıyla
değerini ortaya koyan kişinin cinsiyetinden dolayı ayrımcılık
görmediği bir dünya oluşturulmalıdır. Cinsiyeti sebebiyle bir
insanın başarısı ertelenmemelidir.
Meselâ erkek egemen meslekler vardır ki, burada cinsiyetinden
dolayı kadınlara ayrımcılık yapılır; onlar farkında olmadan
dışlanır. Kadınlar günü, belki bunların önlenmesi amacıyla
düşünülebilir; ya da bu tip tartışmaları başlatmak, bazı tabu ve
dogmaları sorgulamak için konuşulabilir. Ama, 'Dünya Kadınlar
Günü' feministlerin günü olmamalıdır. Feminizm, kadın - erkek
ilişkisini savaş haline dönüştürmüştür. O açıdan bakıldığında
kadın - erkek ilişkisi zarar görmekte ve bir güç çatışması haline
getirilmektedir.
Halbuki evlilikte üç aşama vardır. Birincisi; romantik duygularla
beslenen başlangıç aşaması. İkincisi; güç mücadelesinin olduğu
dönem ki, bu dönemde iki taraf da birbirini tanıyacak ve akıllı
çözümler üretecektir. Sonra da bağlılık dönemi. İnsanları dünyada,
sadakate dayalı kadın - erkek birlikteliğinden daha çok mutlu eden
hiçbir şey yoktur.
Feminist akımlardan sonra, Amerika'daki boşanmalar %50'yi geçmiş,
evlilik dışı doğumlar olağanüstü derecede artmıştır. Evli olanlar
da, çocukları ve sevgilileriyle birlikte yaşamaya başlamıştır!
Hayatlarını, 'biz evlendik ama, birbirimizi mutlu edemedik.
Çocuklarımızın geleceği için bu tarzda da olsa, birlikte olalım,'
anlayışıyla sürdürmektedirler. Yâni ortada, iki yabancının otel
gibi kullandıkları bir ev vardır. Anne ve baba, bu şartlar altında
aynı evde bir arada bulunmakla, çocukların psikolojik
ihtiyaçlarını ne derece karşılayabilirler? Bu da düşünülmesi
gereken konulardandır.
Amerika'da şu anda yaşanan bu evlilik tipinin sorumlularından
ilki, cinsel özgürlüğü yanlış anlamış kimselerdir. Mutlulukları
paylaşmayı başaramamak, insanların boşanma sebeplerinden biri
haline gelmiştir. Yâni, kadınla erkek evlenmeden önce çok güzel
anlaştıkları halde, evlenince sorumlulukları birbirlerine bırakıp,
güzellikler yerine olumsuzlukları paylaşmaktadırlar. Kadınlara,
eşiyle yaşadığı istenmeyen olaylar sorulduğunda, 'evde eşimle
yaşıyorum ama, sorumluluk ve sıkıntı beni bezdiriyor. Ama
sevgilimin yanında eğleniyor, gülüyor, buna olan ihtiyacımı
gideriyorum' şeklinde cevaplar alınmaktadır.
Buradan çıkan sonuç şudur: İnsanlar birbirleriyle sadece
menfilikleri ve hayat yüklerini paylaşmamalıdır. Evlilikte
mutluluk da, eğlence de olmalıdır. Eğer bu başarılabilirse, eşler
başkalarına ilgi duymayacaktır. Aile terapilerinde çiftlere,
eşleriyle birlikte yapmaktan hoşlandıkları şeyleri yazmalarını
istiyoruz. Kimi yağmur yağarken yürümeyi, kimi beraber spor
yapmayı arzu ettiğini söylüyor. Çiftlere, beraberken yapmaktan
zevk aldıkları şeyleri artırmaları gerektiğini öneriyoruz.
Evlilikte fırtınalı dönemler yaşandığında, eşler bu tavsiyelere
uymakta güçlük çekiyorlarsa, profesyonel yardım da alabilirler.
Fırtınalar, ancak müspet özellikler pekiştirildiği zaman aşılır.
Evlilik, kadın ile erkeğin 'ben güçlüyüm' çatışmasının yaşandığı
bir savaşa dönüşürse, taşıması gereken duygusallıktan uzaklaşır.
Feministler, 'güç ve kontrol ben de' der. Erkek de, - eğer maço
özellikler varsa, - 'kadın ikinci sınıftır' ön kabulüyle hareket
eder. Böyle davranan erkek, 'benim eşim sürekli kendini ispata
çalışıyor. Halbuki, kadın erkeğin arkasında olmalı, o bunun
farkında değil' diye düşünür. Bu zihinsel şartlanmaya sahip olan
erkek 'zavallı ' kabul edilmelidir.
Geleneksel yapımız içinde kadın, 'çocuklara ve eve bakacak biri'
olarak görülmektedir. Hatta bazı erkekler, 'kadınların aşağı
olduklarına inanmalı' diye düşünürler. 'Oğlum olmasını
istemeseydim, evlenmezdim' diyen erkekler bile vardır. Bu yüzden,
evlenilen kadın kendini değersiz hisseder. Meselâ, erkeklerden çok
daha zeki ve üretken kadınlar vardır. Bu durumda kocası, 'eşim
kendini bana ispata çalışıyor, benim istediğimin tersine hareket
ediyor' diyorsa ailevî, kültürel veya psikolojik kaynaklı
önyargılara sahip demektir. Problemler önyargıların arkasındaki
duygular aranıp bulunarak çözülür.
Böyle düşünen kimselerin, hayattan alacakları tadın yarısını
ellerinin tersiyle ittiklerini düşünebiliriz. Kadını yarım bir
varlık gibi düşünen erkek, aslında kendine kötülük yapmakta,
onunla duygusal bağlar kuramamaktadır. Bir kadınla beraber olmada
iki türlü sevgi vardır: Biri erotik sevgi, yâni onun bedenini
sevmektir; diğeri ise, dostluktur. Dostluk, ona eşlik etmenin,
onunla beraber olmanın sevgisidir. Bu iki sevgi birbirine
karıştırılmamalıdır. Meselâ Freud, bütün sevgileri 'erotik sevgi'
kapsamına alarak, beraber olmanın sevgisine cinsel anlam
yüklemiştir. Odipus kompleksini yanlış yorumlamıştır. Böyle olunca
bir çocuğun annesine olan sevgisine de 'erotik sevgi' demiştir.
Halbuki anne ile erotik sevgi yaşanmaz. Çocuk anne ile birbirine
eşlik etmenin sevgisini yaşar. Bu yüzden, iyi âşıkların annesini
iyi seven erkekler olduğu da söylenir. Annesini seven erkekler,
hem iyi âşık olabilirler, hem de evlendikten sonra annelerini
uzaktan sevmeyi başarırlar.
Kadınla hayat arkadaşı olmanın, ona eşlik etmenin verdiği zevk ve
sevgiyi tatmak, onun vücudunu sevmenin, yâni cinsel heyecanın çok
ötesindedir. Erkek o tadı, kadını ikinci sınıf görerek
kaçırmaktadır. Yüce Yaratıcı, kadınla erkeği farklı yaratmış olsa
da, hiçbirine üstünlük vermemiş, 'kadınlar bir tarafa, erkekler
bir tarafa' dememiş, insanları - öldükten sonra -, takva
derecelerine göre sınıflandırmış, sadece kendisine yakın olanları
üstün tutmuştur. Eğer erkek, bütün evreni yaratan Gücün yapmadığı
bir cinsiyet ayrımcılığı yapıyorsa, evrendeki yasalara uymuyor,
demektir. Bu yüzden davranışı gerçekçi değil, gelenekseldir;
dinden de kaynaklanmaz. Evlilikte pek çok sorun, farklı oluşu fark
etmeme ve farklılıkları savaş sebebi sayma eğiliminden
oluşmaktadır.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
|
|
Dolu dolu yaşanası hayat.. seni yaşayacağım...
|