|
olu dolu yaşanası hayat.. seni yaşayacağım...
|
|
HOŞLANMA, SEVGİ VE AŞK ARASINDAKİ FARKLAR
Hoşlanmadan anlaşılan şey, tarafların algılamalarındaki
benzerliktir. İnsan hoşlandığı kişi hakkında olumlu
değerlendirmelerde bulunur ve hoşlanan iki insan arasında
karşılıklı güven sözkonusudur.
Sevgi ise şemsiye bir tanımdır. Hoşlanmayı da içinde barındırmakla
birlikte sevginin karakteristik özelliği bağlılıktır. Sevgi; ilahî
sevgi, insanî sevgi, erotik sevgi diye farklı gruplara
ayrılabilir. İnsanın olgun özelliklere, güçsüz ve zayıf insanlara,
hayvanlara olan sevgisi bu alt grupları oluşturur.
Aşk, sevginin tutkulu ve derin biçimidir. Aşkın en önemli
özellikleri; sadakat, bağlılık ve şefkattir. Bu üç hususiyet, aşk
ile sevgi arasındaki farkı gösterir. Âşık olan kişide önceliği
duygular almış ve muhakeme ikinci plâna düşmüştür. İhtirasla seven
kişilere ‘delicesine âşık’ denilmesinin sebebi de budur. Âşık,
sevdiği için kendi çıkarını terk eden kişidir.
Aşkta hoşlanma ve sevgide yaşanandan farklı olarak şefkat vardır.
Genel olarak aynı doğru üzerinde bulunduğu düşünülse de sevgi ile
şefkat birbirinden ayrı şeylerdir. Bir insanın aşık olup olmadığı
onun şefkatine bakarak anlaşılabilir. Ayrıca şefkat, karşılık
beklemez ve şarta bağlı değildir. Şefkat hisseden kişi aşık olduğu
insanı ne pahasına olursa olsun mesut etmek ister.
Âşık, ‘Onu mutlu etmeliyim’ düşüncesiyle hareket eden, sevdiğine
karşı her türlü fedakarlığa hazır insandır. Hakiki aşk,
tanımlanarak yaşanan aşktır. Aşk, samimiyet ve içtenlik taşıyan
bir histir. Âşık, ‘sevdiğime bütün sırlarımı anlatabilirim ve o
hayatımdaki en özel kişidir’ diye düşünür. Ayrıca aşkta mantığın
ikinci plânda olduğu, tutkunun yaşandığı bir boyut vardır.
Aşk ile bağlılık arasında da yakın bir ilişkiden sözedilebilir
fakat her aşk bağlılık, her bağlılık da aşk demek değildir. Bazı
insanlar birbirlerine bağlı olduklarını zannetseler de onları bir
arada tutan, ortak menfaatleridir. Çıkar ortadan kalktığında sevgi
ve aşkta uçar. Menfaat özellikle mecazî sevgilerde görülür.
Meselâ, bir insanı fizikî güzelliği için seven kimse, güzellik
ortadan kalkınca sevmekten vazgeçer. Oysa gerçek aşkta karşıdaki
insanın kimliğini sevme duygusu hâkimdir. Bir kimse sevdiği kimse
için ‘onunla beraber olmadığımda mutlu değilim’ diye düşünüyorsa
bu aşktan kaynaklanan bağlılıktır. Ama vatanî görev gibi mecburen
hissedilen bağlılıklar da vardır. Kadın erkeğe, erkek kadına
sadıktır lâkin; sevmez ve öfkelene öfkelene bağlıdır. Pek çok
evlilikte olduğu gibi itaat vardır ancak bu, askerî görevden
kaynaklanan bir itaate benzer.
Burada zaman zaman bağlılıkla karıştırılan bağımlılık kavramını da
açıklamakta fayda var: Bağlılıkta kişi sevdiği insan tarafından
psikolojik ihtiyaçları karşılandığı için tatmin duygusu yaşar.
Oysa bağımlılık çıkar ilişkisidir. Tıpkı başka şansı olmadığı için
oluşan şirket ortaklığı gibi…
Aşk Nedir?
Prens Charles ile Lady Diana evlenirken, gazeteciler ‘birbirinize
aşık mısınız?’ diye sorduklarında onlar ‘aşk ne demekse biz oyuz’
dediler. Bu cevap üzerine gazeteciler, ‘aşkın ne olduğunu
bilmiyorlar’ diye yazarak, yeni evli çiftle dalga geçtiler. Biraz
politik bir cevap olmakla beraber Prens Charles’in söylediği,
doğruydu. Yani aşktan ne anlıyorsanız aşk,odur.
Aşk, yüzyıllardan beri sadece duygularla yaşandığı farz edilerek,
filozoflar ve şairler tarafından tarif edilmiş, bilim adamları
aşkın tarifiyle uğraşmamıştır. Çünkü bilim denilince insanların
aklına analitik, soğuk, ciddi, sebep-sonuç ilişkilerine dayanan
bir şey gelir. Fakat aşkın anlaşılmasında son 30-40 yılın,
bilimsel analizleri ciddî bir yardımcı olmuştur. Atomdaki nötronla
proton arasındaki çekim gücü, kadınla erkeğin ilişkisi, liseli
aşıkların yaşadıkları duygu seli, yada Yaratıcı’ya olan bağlılık…
Bunların hepsi aşk tanımı içinde açıklanmaktadır. Aşk, gerçekten
hepsini kucaklayacak kadar geniş bir şemsiye midir?
Aşk, sevginin tutkulu ve derinlikli biçimidir. Aşkı sevgiden
ayıran en önemli üç özellik, sadakat, bağlılık ve şefkattir.
Sevdiğine delice bir tutkuyla bağlanan âşık onun için kendi
çıkarını terk eden kişidir. Aşık olan kişide muhakeme ikinci plana
düşmüş, öncelik duyguların olmuştur.
Aşk aynı zamanda gerçeklerin dışına çıkmış, hayal dünyasında
yaşanan romantik bir duygudur. Aşktan anlaşılan şey romanstır.
Güzel bir aşk yaşamak için romansı mahveden ve artıran şeylerin
iyi bir sentezi gerekir.
Aşkın Ömrü
Aşk, 1,5 – 3 sene arasında değişen bir ömre sahiptir. Ondan sonra
buhar olup uçar. Süreç sevgi ve aşkla başlar ama; mantıkla devam
eder. Mantık içermeyen aşk, bir müddet sonra yok olmaya mahkûmdur.
Aşk, uzun bir yolculuğa çıkmak yada yanan bir ateşi seyretmek
gibidir. İnsan ateşe şevkle bakar fakat onu canlı tutmak için
çabalaması gerekir. Ateş yanarken arada bir sönmeye yüz tutsa da
gereken bakım ve ilgiyi gördüğünde tekrar alevlenir. Aşkın kısa
sürmesinin sebebi, aşıkların aşk ateşinin içine atlayıp, yanmak
gerektiğini düşünmeleridir. Halbuki aşk, yönetilmesi icap eden bir
ateştir. Ateşe dışardan takviye yapmak, onun ısı ve enerjisinden
faydalanmayı sağlar. Âşıklar, birlikte alevlendirdikleri ateşi
izleyerek mutlu olurlar. Fakat mantıksız bir biçimde alevlerin
içine dalmak, onu iki sene de sönen bir kül yığınına çevirir. Yani
aşk; sebep değil, iyi bir ilişkinin sonucudur.
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Aşk bir sonuç ise,
başlangıçta yaşanan nedir? Aşk merdiveninin ilk basamağında kadın
ve erkek arasında cazibe meydana gelir. Birbirinin çekim alanına
giren iki kişi, birbirlerinden hoşlanırlar. Eğer bu yakınlık iyi
bir ilişkiye dönüşürse, aşka kapı aralanır. Aşkın oluşmasında
başlangıç itibariyle tarafların birbirinden nefret etmemesi
yeterlidir. Tarafların birbirleri hakkında ciddi boyutlarda
olumsuz değerlendirmeleri yoksa ve iyi bir ilişki yaşanıyorsa, bu
aşkı filizlendirebilir. Fakat her ilişki aşkla başlamak zorunda
değildir. Önemli olan iki kişinin birbirini tanımasıdır.
Aşkın Disiplini
Aşkın kendine ait bir disiplini vardır. İnsanın aşk hakkında
bilgilenmesi, ‘aşk nedir, nasıl aşık olunur?’ gibi soruların
cevabını bulması gerekir. Çünkü aşk vahşi bir ormanda gezmeye
benzer. Kaliteli bir yolculuk için bilgi ve donanım gerekir. İnsan
ormandan ancak hazırlıklı olduğu taktirde zevk alıp, iyi vakit
geçirebilir. ‘Ormanı seviyorum ve bir süre orada yaşamak
istiyorum’ diye tedbirsiz bir yola çıkış, bizi baş edemeyeceğimiz
tehlikelerle karşı karşıya getirerek, mahvedebilir. Oysa aşk
konusunda edinilen bilgi yaşanan sorunları kazanca çevirmemizi
sağlayacaktır. Aşklarını uzun yıllar devam ettiren çiftler,
fırtınalı dönemler yaşasalar da gemiyi terk etmemiş ve
bağlılıklarından taviz vermeden beraberliklerini sürdürmüşlerdir.
Bu da ancak ilişkiye emek vermekle mümkündür. Bir insandan ‘otuz,
kırk senedir aynı kişiye aşığım’ sözünü duymak çiftlerin
birbirlerini mutlu etme çabalarının sonucudur. Uzun süre devam
eden aşklarda iyi niyet ve sevgi azalsa bile hiçbir zaman
kaybolmamıştır. Çiftler, aşk ateşi sönmeye yüz tuttuğunda onu
tekrar nasıl alevlendirecekleri konusunda çözüm aramış ve problemi
ortadan kaldırmışlardır. Zamanla ilişkilerin heyecanını kaybedip,
insanların birbirlerinden sıkıldıkları da olabilir elbet. Bunun
sebebi, birlikteliklerine ayırdıkları zamanın, enerjinin, ilginin
azalmasıdır. Bir erkek ‘eşimden sıkılıyorum’ diyorsa ilgisi işe,
aynı şeyi kadın söylüyorsa, ilgisi çocuğuna yada ev işine
yönelmiştir. Ancak bu kalıcı bir durum değildir. Çiftler,
karşılıklı olarak ilgilerinin azaldığını farkediyorlarsa,
sevdikleri insanı hoşnut etmeye çalıştıklarında aşk ateşi yeniden
alevlenir. Pek çok ilişki ve evlilik bu gayret gösterilmediği için
bozuluyor.
‘Ben Doğru İnsan mıyım?’
İnsanlar ilişkiye girerken yada ilişki isterken doğru insanı arama
çabası içindedirler. Bu esnada ‘Benim için doğru insan kimdir?’
sorusunu sormalarına rağmen, ‘Acaba ben doğru kişi miyim?’
sorusunu sormazlar. Karşı tarafı kendi yapılarına uydurmaya,
başlangıçta çizdikleri protipe münasip bir eş bulmaya çalışırılar.
Halbuki insanın ‘kendime uygun kişiyi arıyorum’ derken, ‘kendimi
değiştirip, geliştirme çabasında mıyım?’ sorusunu da sorması
gerekiyor.
Evlilikte ve genel olarak kadın erkek ilişkilerinde rastladığımız
en büyük problem, düşünce katılığıdır. Düşünce katılığı yaşayanlar
yani inatçılar değişime kapalıdırlar. Böyle bir insan kendisini
geliştirmemiş, bulunduğu yerde kalmıştır. Fakat ilerlemeye açık
kişi, yerde gördüğü bir kağıt parçasından bile birşey öğrenir.
Sabit fikirli olmakta ısrar eden, ‘Ben yeterliyim, ben oldum’ diye
düşünen bir insanın gelişimi farkındalık bilincinin oluşmasıyla
mümkündür. ‘İyi yönlerinin olduğu muhakkak ama; bazı taraflarının
da değişime ihtiyacı var’ diyerek önce gelişim gerçeğini
kabullenmesini sağlamak bu hususta yapılabilecek en önemli
noktadır. Evlendiğinde nasıl bir eş olacağı sorusunu kendine soran
kişi, doğru ilişkinin ilk adımını da atmış demektir. Fakat böyle
bir sorudan kaçıyorsa, karşı cinsle ilişkiye hazır değildir.
Kendini mükemmel gören bir kimse, yalnız yaşamaya mahkumdur.
Aşktaki Başarı
Aşktaki başarı kişilikle bağlantılıdır. İnsan kapalı kutu gibidir.
Biz onun dış görünüşüne bakarak, içinden bilgi almaya çalışırız.
Bunun içinde biraz zaman geçmesi lâzımdır ki; kapalı kutu
anlaşılabilsin. İnsanlar aşık oldukları kimsenin kişiliğini
yeterince tanımadan, ‘delicesine sevdim’ diyorlar ama; aşık
olunduğunda nasıl davranılacağını bilmiyorlar. İyi bir aşk için
sevmek yetmez. Önemli olan onun kurallarını bilmek ve iyi
yönetmektir.
Aşk, dünyayı döndürecek derece etkili bir güçtür. Bir motorun
dönmesi için nasıl hareket gerekiyorsa, dünyanın dönmesi için de
aşkın etkileyici gücü gerekmektedir. Ayrıca aşk, iyileştirici bir
güce, büyüleyici bir etkiye sahiptir. İnsanlık tarihinde bazen
otorite, bazen de halk tarafından toplumsal hayattan
uzaklaştırılmış, yalnız bırakılmış bilgeler vardır. Fakat onların
kimisinde ilahî, kimisinde insanî şekilde tezahür eden öyle bir
aşk vardır ki; belli bir süre sonra insanları kendi etraflarına
çekmişlerdir. Hz. Mevlâna bunun en güzel örneğidir. Yaşadığı aşk,
Onu büyük bir cazibe merkezine dönüştürmüştür.
Aşkta Kadın Erkek Farkı
Aşk duygusu kadınlarda erkeklere nazaran daha güçlüdür ve kadınlar
aşk kahramanıdırlar. Kadınlar kendilerine doğuştan verilmiş bu
hususiyet sebebiyle bir çekim alanı oluştururlar ve bu çekim
güçleriyle evliliklerini devam ettirirler. Evrimsel psikoloji
açısından bakıldığında, türün devam edebilmesi için kadının
cazibesi gerekir. İnsan neslinin devamında beynimize yazılan bu
program işlemektedir.
Aşkta insana tesir eden ilk şey dış güzellik ve cinsel
çekiciliktir. Fakat Sokrates’in söylediği gibi ‘güzelliğin
saltanatı kısa sürer’. Fizikî güzellik, ilk etkileme gücü
olduğundan kısadır. Ondan sonra da iç güzelliğin saltanatı başlar.
İç güzellik kapalı kutu gibidir. Katları açtıkça onu bilir ve
bulursunuz. Ancak nazik davranmayıp duyguları incitirseniz aşk
zarar görür. Kişinin aşktaki başarısı, kutudan çıkan özellikleri
bozmamaya ve dağıtmamaya bağlıdır. Bundan sonra akıllıca sevmek,
akıllıca vermek ve akıllıca almak gerekir. Bu da ancak
insanoğlunun niteliklerini bilmesiyle gerçekleşir. Yalnız karşı
tarafı tanımak için kendini tanımak esastır. Eğer karşımızdaki
insanın vasıflarına, tanıma ve anlama gayesiyle bakarsak yeni yeni
keşifler yapmak mümkün olacaktır. Çünkü insan ruhu engin bir deniz
gibidir. Meselâ, Kızıldeniz’e girenler bilirler ki; denizin etrafı
kupkuru çöl olmasına rağmen suya daldığınızda rengarenk bir dünya
ile karşılaşırsınız. Dışardan görünmez ama; içerde mercanlar,
balıklar, birbirinden farklı denizaltı yaratıkları vardır. İşte
aşkta Kızıldeniz’de yüzmek gibidir. Yüzeyden baktığınızda
görünmeyen bir dünya içine girdiğinizde bütün renkliliğiyle
karşınıza çıkar. Aynı kişiyle yıllar süren, mutlu bir beraberliğin
sırrı budur.
Nitelikli Aşkın Özellikleri
Nitelikli bir aşk yaşamanın kuralı, duyguları ürkütmemek ve
acıtmamaktır. İnsanın içinden geldiği gibi davranması güzel şeydir
ama; nazik olmak daha da güzeldir. Bu kişinin gelişmiş bir ruha
sahip olduğunu gösterir. Sevdiğinin hislerini incitmemek
kaygısıyla hareket eden, onun ruh halini anlamaya çalışan insan
iyi bir aşıktır. Meselâ sevdiği adamın kaza yaptığını duyan bir
kadın kazadan sağlam kurtulan ve durumu kendisine anlatan erkeğe,
‘sen ne biçim adamsın! Hiç araba sürmeyi bilmiyorsun zaten’ derse,
onun yaşadıklarını anlamamış demektir. Kadının söylemesi gereken
şey, ‘Eyvah! Büyük bir tehlike atlattın. Nasıl oldu?’ diye sormak
ve onun yanında olduğunu erkeğe hissettirmektir. Bunu söylemeyen
bir kadın karşısındaki erkeği ne kadar severse sevsin, yine de onu
anlamamıştır. Varolan sevgi, bu manevî hasarı engelleyemez.
Gerçek Aşk
Hakiki aşk, romantik duyguların ön plâna çıktığı, ergenlikle
birlikte başlar.
Aşkın Kimyası
‘Aşkın Kimyası’ kavramı insanlara ilaç verilerek onlarda romantik
duyguları uyandırmak yada tam tersine bir ilaçla bu duygusal
eğilimlerin yok edilebileceğini anlatmak için kullanılan bir
kavramdır. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Aşkın ilaçlarla
yönlendirilmesi, tıbbın insan duygularına bir müdahalesi değil
midir? Evet, duygusal bir müdahaledir ve bilimsel etik açısından
da ciddî bir tartışma konusudur. Kimyasal silah diye
nitelendirdiğimiz bu ilaçların doğru şekilde kullanılması gerekir.
Aksi halde bu ilaçları kullanan hasta sonradan çok pişman olacağı
birine aşık olabilir. Bilhassa antidepresan etkisi olan ilaçlar,
beyinde manik uyarılmaya ve mutlulukla ilgili alanların fazla
çalışmasına sebep olabilir. Neticede evli olduğu halde, ilaçların
tesiriyle rastgele birine aşık olan kimse daha sonra ki bir
tedaviyle normal haline dönebilir. Bu da gösteriyor ki; ilaçlarla
yapay bir aşk oluşturulması mümkündür.
İyi Aşıklar
Gerçek aşıklar, beyin sağlığı iyi olanlar arasından çıkar. Çünkü
ruh beyin vasıtasıyla kendini ifade eder. Bilhassa depresyon
geçirenlerin doğru aşkı yaşamaları zordur. Zira depresyon,
sağlıklı düşünme ve muhakemeyi bozarak yanlış yönelimler doğurur.
Gizli depresyonlar da bu tip durumlara yol açmaktadır. Genç bir
kadın hastam, kapısına gelen tüpçüye âşık olmuştu. Tedavi olduktan
sonra ‘ben nasıl böyle bir şey yaptım?’ diyordu. Olayı kadın
hastamın eşi açısından düşündüğünüzde eğer hastalığı yok
sayarsanız evliliği hemen bitirmesi gerekirdi. Ancak bu, altta
yatan bir depresyonu işaret ediyordu ve tedavi sonrasında her şey
normale döndü.
Bu örneğe benzer şekilde liseli aşıkların yaşadığı hastalıklı
aşklar vardır. Lise yıllarının yaşandığı devirler psikoloji de
normal şizofrenik dönem periyotlarındandır. Hz. Muhammed’in,
‘deliliğin bir şubesi’ dediği gençler, bu dönemde çılgınca aşık
olup, kısa bir süre sonra sevdiklerini söyledikleri insanı
unutabilirler. Bunlar gerçekçi aşklar değildir. Hassaten ergenlik
döneminde yaşanan aşklarda muhakkak büyüklerin yardımı gerekir.
Aşkın Yaşı
Aşkın yaşı yoktur. Bir insan seksen yaşına dahi gelse iyi bir âşık
olabilir. Yalnız bu aşkın hormonal yönünden ziyade duyguların ağır
bastığı bir boyutu olacaktır. Çünkü ilerleyen yaşlarda aşkın
biyolojik yönü ve bununla beraber gelen cinsel beraberlik ikinci
plâna düşer, ruhların uyuşması öne çıkar. Ancak ihtiyarlık,
fiziksel temasa engel değildir. İleri yaştaki bir kimsenin sevdiği
insanda mutluluk kimyasalını salgılatabilmesi -tıpkı gençlerde
olduğu gibi- karşılıklı güzel sözlerin söylenmesi, duygusal
çağrışımların harekete geçirilmesiyle mümkün olabilir. Eşinin
ölümünden kısa zaman sonra kendisi de ölen pekçok insan
duymuşuzdur. Her ne kadar çiftlerin birbirine alışma ve bağımlılık
boyutu da olsa kısa aralıklarla gerçekleşen bu ölüm, iki kişinin
karşılık bulmuş aşkının tezahürüdür. Alzheimer hastası olup da
kendini tanıyamayan, tuvaletini dahi tutamayan eşine, küçük bir
çocuğa bakar gibi bakan aşıklar olduğunu bu konudaki uzmanlık
tecrübelerim neticesinde biliyorum. Böylesine seven insan, bu
fedakârlığı da büyük bir zevkle yapmaktadırlar. İnsanın vefalı bir
hayat arkadaşının olması kadar mutluluk verici başka birşey
yoktur. Seven kimse, sevdiği kişi öldüğünde kolu, bacağı kopmuş
gibi hisseder kendisini. İşte gerçek aşk budur. O sebeple ileri
yaşlarda varlık bulan aşk, gençlik dönemlerine göre daha kaliteli,
psikolojik ihtiyaca daha fazla cevap verir tarzdadır.
Aşk ve Cinsellik
Aşkın üç sacayağı vardır. Bunlar dış görünüş, ruhî olgunluk ve
cinselliktir. Fakat bu üç unsurdan hiçbirisi aşk için tek başına
yetmez, ancak beraber olduğu zaman birbirini tamamlar. Çok güzel
bir insanın sakat birisine aşık olması akıl yürütme yöntemleriyle
açıklanamasa da bağlılık ve mutluluğun getirdiği kaliteli bir
beraberlik yaşanabilir. Kadın erkek ilişkisinde dış görünüşün
önemi % 20 oranındadır. Geri kalanı iç güzellikle alâkalıdır.
Dikkat çekici bir fizikî güzellik, aşk için yeterli değildir.
Önemli olan içteki niteliklerin dışa doğru şekilde yansımasıdır.
Meselâ, fiziken çok güzel bir kadın oturmasını, kalkmasını,
giyinmesini, kendine bakmasını bilmez; buna mukabil ortalama
güzelliğe sahip bir başka kadın, çok dengeli bir biçimde bunları
yaparsa diğerinden daha fazla beğenilebilir. Bu beğeniyi sağlayan
şey zihinsel güzellik, kişinin kendine olan güveni ve kusurlarını
cesaretle karşılayabilmesidir. Bunları yapabilen kadın çok güzel
olmasa da sevimli ve alımlı demektir.
Cinsel uyarılma kadında dokunma ile, erkekte görsel unsurlarla
ortaya çıkar. Bu genetik eğilim sebebiyle erkek kadının dış
görünüşüyle çok ilgilenir. Erkek iyi bir fiziksel temas sayesinde
kadını cinsel açısından etkileyebilir. Kadının cinsellik uyarısı,
beyninin duygusal yönünün harekete geçmesiyle mümkündür. O da
sevgiyle söylenmiş güzel sözcüklerle olabilir.
Aşk ve Güzellik
Aşk için fiziksel güzelliğin şart olmadığını söylemiştik. Hattâ
çok yakışıklı yada çok güzel kimseler iyi âşık olamayabilirler.
Çünkü bu insanlar başka tarafından çok iltifat gördükleri için
önlerine yeni seçenekler çıkabileceğini düşünürler. Bu sebeple de
sadakatleri zarar görür. Yakışıklı yada güzel insanlarla
evlenenler kendilerini daha kıskanç olmak mecburiyetinde
hissederler. Bu da doğal bir durum.
Aşkın Tek Doğru Sonu, Evlilik ya da Hüsran mıdır?
ir insan evleneceğim kişiye mutlaka aşık olacağım diye
düşünüyorsa, o kişi aşkı da, evliliği de bilmiyor demektir.
Evlilik, aşk olmadan yürüyebilir ama; kalitesiz olur. Aşk,
evliliğe kalite katar. Bir bitkiyi ekip, büyütmek gibi evlilikte
de aşkı büyütüp, geliştirmemiz mümkündür.
Aşkın Coğrafyası
Aşk edebiyatı belki kültürel yapı, belki kromozomal bir eğilim
belki de sebebini tam olarak açıklanamayan bir gerekçeyle Akdeniz
coğrafyasında dünyanın diğer bölgelerine nazaran daha fazla
gelişmiştir. Kerem ile Aslı’lar, Leyla ile Mecnun’lar, Ferhat ile
Şirin’ler bilinen örneklerden bazıları. Şu bir gerçek ki; büyük
aşklar doğu dünyasında hep vardır. Buna mukabil Kuzey Avrupa gibi
soğuk ülkelerde, soğuk insan özellikleri görüldüğü için buralarda
aşkın yaşanması da, yazılması da doğu’ya oranla daha azdır. Tabii
bunda kilisenin baskıcı tutumunu da göz ardı etmemek gerekiyor.
Batı’da aşk kavramı daha ziyade Ortaçağda kilise baskısı
kalktıktan sonra canlanmaya başlamıştır.
Kainattaki en zor şey, insanı çözümlemektir. Ademoğlunun analizi
yalnız ilmî ölçeklerle yapılamaz. Bilimsel veriler geliştirerek
bir standarda oturtsanız da, insanı çözümlemenin özel yetenekle
yoğrulmuş bir sanat yönü vardır. Anlaşılması zaten güç olan insan,
ilişkiler konusunda daha da müphemleşebilir. Meselâ, birbirine
aşık iki kişi her zaman uyumlu bir ilişki yaşayamayabilirler.
Kadınlar beraber yaşadıkları erkeklerin bir yandan olgun ve
beyefendi olmasını isterken, diğer yandan da içlerinde yaramaz bir
çocuk taşımasını beklerler. Bu konuda her iki tarafında birbirini
anlama çabası, ilişkiyi sekteye uğratan empati sağırlığını
giderecektir.
Aşkın Matematiği
Aşkı bir spektrum olarak sayı doğrusu üzerinde düşünürsek; 1,
hoşlanma duygusu; 2, sevgi; 3, aşktır. Nötrden yani sıfır
noktasından geriye doğru gidersek eğer bu sefer de; -1, antipati;
-2, nefret; -3, düşmanlıktır. Sayı doğrusu üzerine
yerleştirildiğinde artı ucun üst noktası aşk, eksi ucun üst
noktası ise nefret olarak karşımıza çıkıyor. Sıfır noktası
sevginin nötr derecesini ifade etmektedir. Sevginin derecesi ona
yüklenen anlam ve değer ile değişir. Bu kapsamda sevgi, düşünceyle
yoğrulduğunda mertebesi yükselir. Sevgi, nefretten başlayıp aşka
dönüşebilir ve aslında insan nefret ettiği birine de aşık
olabilir. Ya da aşık olduğu birisinden bir müddet sonra nefret
edebilir. Bu da göstermektedir ki; sevgi değişken bir yapıdadır.
Aşkın Tuzakları
Aşkın tuzakları olduğunu, çok tutkulu aşıkların dahi birbirlerini
öldürmeye kalkışmalarından görebiliriz. Aşk tanımını tekrar
hatırlarsak, aşk: bir insanın diğer bir insan içinde
kaybolmasıdır. Yani kişinin egosunu bir başka insanın ego havuzu
içine atarak eritmesidir. Ancak gerçekçi olmayan aşklarda, seven
benliğini sevilende erittikten bir süre sonra ona düşmanlık da
besleyebilir. Bu problemin kaynağı, aşık olan kişinin
karşısındakini değil, idealize ettiği bir kimliği yani zihninde
tasarladığı ‘Onu’ sevmesidir. Fakat sevdiği ile yakınlaştığında,
onun idealindeki insan olmadığını görerek hayal kırıklığına
uğramaktadır ki, sonuçta nefret yaşanabilir. Delicesine büyük bir
sevdayla başlayan aşkın bir süre sonra buhar olup uçmasının
sebebi, aşığın her şeye pembe gözlükle bakmasıdır. Oysa gerçekçi
tarzda yaşanan aşk, çiftin engelleri beraber aşıp, ilişkinin
derinlik kazanmasıyla devam eder ve yok olma tehlikesiyle de
karşılamaz.
Aşkın tuzaklarından birisi aşk nezlesidir. Tıpkı mide ya da burun
nezlesi gibi… Aşk nezlesi, varolan bir ilişkiye başka tehlikeli
ilişkiler karıştırmak demektir. Aşk nezlesi insanı kısıtlar,
huzursuz eder ve yakınlarına rahatsızlık verir. Gribin diğer
insanlara zarar vermesi gibi… Aşkı nezleden kurtarmanın yolu, onu
tehlikeye sokacak şeyler yapmamaktır.
Aşksız Yaşamak
Duygularını bastıran insanlar hayatın en güzel anlarını
kaçırırlar. Meselâ, eşini ya da çocuğunu çok sevdiği halde küçük
düşeceğim endişesiyle bu hissini zapturapt altına alanlar o anda
yaşanacak büyülü andan nasiplenemezler. Etraflarındaki insanlara
sıkıntı verecek kadar düzenli, gereğinden fazla mükemmeliyetçi ve
ayrıntıcı kimseler diğer insanlara nazaran iç dünyalarını daha
fazla gizler ve birçok güzelliği tatmadan yaşayıp giderler. Bu tip
kişiler, herşeyin ölçülü ve net olmasını ister, belirsizliğe
tahammül edemezler. Bunun sonucunda da duyguları hasar görür.
İnsanın pasifleşmeden mahcup ve çekingen olması, sade yaşaması bir
noktaya kadar güzeldir. Ancak hareketsizleşmemek kaydıyla. Haddini
bilen, kendinden emin aynı zamanda da başkalarının hakkına saygı
duyan bir kimse hissettiklerini bastırmasına lüzum kalmadan da
özgüven sahibi olabilir. Düşüncelerini makul sınırlarda ifade
etmekten kaçınanlar gergin, kendileriyle çatışan, mutsuz
insanlardır. Bu tip kişilerin beyninde stres hormonu fazla
salgılandığından devamlı olumsuz senaryo yazarlar ve bu da onları
gerilime sürükler. Neticede ortaya çıkan negatif enerji,
sevdikleri insanı kendilerinden uzaklaştırmalarına sebebiyet
verir. Halbuki duyguları bastırmak yerine beden dili ile ifade
etmek böyle bir problemle karşılaşmayı önleyecektir.
Aşkın Önüne Takılan Engeller
İnsanın aşkla ilgili karşılaştığı en büyük sorun, yaşadığı aşkı
devam ettirememesidir. Bilhassa çok kolay aşık olan genç kızlar
aşkın arızalarını bilip, onları tamir edemedikleri için ziyan
olabilirler. Aşk, deneme yanılma yöntemi ile sürdürülebilecek bir
olgu değildir. Hayat tecrübesi olan büyüklerin aşkın
karşılaşılması muhtemel krizlerinde nasıl davranmaları gerektiğini
gençlere öğretmeleri, onların daha az hatayla ilişki yaşamalarını
sağlayacaktır. Böylece gençler aşkı ders alacakları bir tecrübeye
dönüştüreceklerdir.
Aşkın önüne takılan diğer büyük engel ise, karşıdaki insandan
kabiliyetinin üstünde fedakârlıklar beklemektir. İnsanın
sevdiğinden kendisi için özveride bulunmasını istemesi son derece
doğaldır. Ama bu talebin sınırlı ve mantık süzgecinden geçmiş
olması şartıyla. Kişi sevdiğinin şahsiyetinden ve insanî
ilişkilerinden vazgeçmesini istiyor, ‘herkesi unut, sadece beni
düşün ve benimle yaşa’ diyorsa hayal kırıklığına uğraması
kaçınılmazdır. Seven kimse bunları bir müddet rahatlıkla yapar ama
daha sonra hayatın acı gerçekleriyle yüzleşir. Beklentilerin
eskisi gibi cevaplanmadığı bu süreç, hastalığa tutulmuş bir
ilişkinin ilk sinyallerini verir. Bir müddet sonra gerçeğin soğuk
yüzü ile burun burna gelen taraflar ‘aşk karın doyurmuyormuş’
demeye başlarlar. Aşkla filizlenen bir ilişkinin bu riskleri
yaşamaması ve kalıcı olması için mutlaka düşünce ile yoğrulması
lazımdır.
Aşka Zarar Veren Şeyler
Feminizm, kadın erkek ilişkisini savaş alanına dönüştürdüğü için
aşka zarar vermiştir. 1960’lardan sonra Amerika’da yaygınlaşan ve
bütün dünyayı kaplayan bu akım bilhassa çağımızda kendisine pek
çok taraftar topladı. Feminizm, kadının özgürleşmesini savunmuş,
fakat özgürleşme uğruna neleri kurban edeceğini hesaba
katmamıştır. Bu süreçte pek çok evlilik zarar görmüştür. Kadın
sosyal hak ve hürriyetler konusunda özgür olmalı ama bunu
evliliğini feda etmeden yapmalıdır. Feminizm öncesi psikiyatri
ofislerine gelen çiftler şöyle bir tablo sergiliyorlardı: Yaşı
elliye yaklaşmış, maddî kazancı artmış, ‘eşime karşı bir şey
hissetmiyorum. Dünyaya bir defa geldim, bari canımın istediği
kişiyle yaşayayım’ diye düşünen, karısından boşanmaya hazır bir
erkek ve bu durumun çaresizliğiyle kıvranan, ağlayan gözlerle
psikiyatrdan medet uman bir kadın. Feminizm etkisi taşımayan
ailelerde bu tablo hâlâ sürmektedir. Ancak feminist akımın
kuvvetli estiği hanelerde durum tersine dönmüş ve kadın da
hayatında değişiklik yapmaya karar vermiştir. Duyarsız, otoriter
bir erkekle karşılaşan kadın erkeğin cinsel isteğini bir görev
gibi yapmaktan bıkarak, ‘Bu adam beni sıkmaya başladı’ dedi. Eğer
ekonomik anlamda kocasına bağımlılığı yoksa yuvayı daha kolay terk
edebileceğini düşündü. Tabii bunun faturasını da çocuklar ödediler
ve ödemeye de devam ediyorlar. Günümüzde özgür olmak için yalvaran
erkek ve değişim isteyen kadın modelleriyle karşı karşıyayız. Bu
tabloyu sağlayan şey, Feminist hareketin ortaya çıkış noktasından
saparak bir nevi erkekten nefret etmeye dönüşmesidir. Bununla
beraber Feminizmin, kadındaki romansı yani aşık olma duygusunu yok
ettiğini de söyleyebiliriz. Kadına ‘erkeğe sadece cinsellik için
ihtiyacın var, onun dışında kimseye bağımlı olmadan dilediğin gibi
yaşayabilirsin’ mesajını verdiği için nikâh karşıtı akımlar ortaya
çıktı. Kadın ve erkeğin birbirleri için var olduğu gerçeği
feminizmin etkisiyle maalesef unutuldu.
Sevginin Genetik Yönü
Sevgi genetik bir eğilimdir. Beynimizde duygulardan sorumlu alan
zenginleştikçe bu his de gelişip, aşka dönüşür. Kadını erkeğe,
erkeği kadına yönlendiren bu meyil yani aşk olmazsa, iki cins
birbirine katlanması gerektiği zaman bunu yapamaz. Aşkta ideal
olan sadakate dayalı, sevgi, saygı ve güven bağlarıyla sarmalanmış
bir ilişkidir. Bu ilişkinin iyi olduğu kadar fırtınalı ve zor
geçen günleri de olacaktır. Ancak sevginin gücü bu zorlukları
aşmaya yeter.
Beynin sevgiyle ilgili bölümü, çocukluğun ilk dört yılında
gelişir. Bu sebeple anne çocuk arasındaki ilk dört senelik ilişki
son derece önemlidir. Çocuğun bir bakış yada dokunuşla bile olsa
sevildiğini hissetmesi, bu alandaki hislerinin inkişafına yardımcı
olur. Hayatının ilk zamanlarında sevgi görmeyen çocuk kendisini
güvende hissetmeyecek ve beyin büyüme hormonu salgılamayacaktır.
Büyümesi yavaşlayan çocuğun fizikî gelişimi de zayıflayacaktır.
Meselâ, Batıda bebek kutularına koyulan, bizde ise cami önlerine
bırakılan çocuklar vardır. Bu çocuklara yuvalarda çok iyi fiziksel
imkânlarla bakılmasına rağmen sık sık bakıcı değiştirdikleri için
insanlarla teke tek, kararlı ve tutarlı iletişim kurmakta
zorlanırlar. Yeterince sevgi alamayan çocuk, temel güven
duygusunda eksiklik olduğu için dış dünyaya kapanır. İçe
kapanıklık başta anne yoksunluğundan kaynaklanan bir protesto
dönemiyle başlar. Çocuk bu safhada yanına yaklaşan her şeye ağlar.
Daha sonra içe kapanma dönemi yaşar, dünyadan kopar ve adeta
otistik bir hayatın içine girer. Bunun belirtileri, okuma yazmayı
öğrenemeyen, hayattan kopuk davranışlar sergilemesidir. Anne
yoksunluğu yaşayan çocukların bir kısmında beyin büyüme hormonu
salgılayamaz. Çünkü sevgi, beynin nörofizyolojik ihtiyacıdır.
Çocuk yuvalarında ‘hospitalization - Yuva Hastalığı’ şeklinde
adlandırılan bir hastalık vardır. Bu sendromun gözlendiği çocuk
çok sık rahatsızlanır ve ani ölümler yaşanır. Yuva hastalığını
engellemenin yolu, bir enerji olarak çocuğun sevgiye olan ihtiyacı
mutlaka karşılanmaktır.
Kadın beyninde duygusal alanlar gelişkin olduğundan sevgi ihtiyacı
erkeğe nazaran birkaç misli daha fazladır. Erkeğin ihtiyacı bir
ise, kadının üç, dörttür. Ancak erkekler kadınları kendileri ile
kıyasladıklarından onların bu taleplerini anlayamamaktadırlar.
İşte cinsler arası ilişkilerde en sık rastladığımız sorun da
budur: Yani erkeklerin sevgilerini ifade etmemeleri sonucu
kadınların sevilmedikleri hissini fazla yaşamalarından kaynaklanan
problemler. Erkek ‘Zaten seni seviyorum. Bunu yıldızlı laflarla
söylemeye ne gerek var?’ diye düşünürken, kadın sevilmediğini
hissettiğinde erkeği çekmek için daha fazla sevgi verir. Böylece
geri dönüşü olan bir yatırım yapar. Ama erkeklerin çoğu verilen bu
sevgiyi israf eder ve maalesef değerini de bilmez. Bu durumu
tarlaya buğday ekmeye benzetebiliriz. Ekilen darının bir avucu
kuşlar, bir avucu toprak ve ancak bir avucu buğday içindir. Bu
misaldeki gibi bir bakış açısı kadının mutsuzluğunu önler. Yani
sevgi verirken üç koyan kadın erkekten bir beklerse hayal
kırıklığına uğramamış olur. Zira erkekler kadınlara nispeten
duygusal bakımdan kör ve sağır sayılabilirler. Böyle bir insan
karşı tarafın hissîyatını anlayamadığı için sevgi ilişkisi
kurmakta zorlanır. Yapılması gereken gönül işlerinde erkeklerin
gözlerini ve kulaklarını açmaktır.
Sevme Kapasitesi
Aşk insandaki temel duygulardan birisidir ve bunun dengeli bir
biçimde karşı cinsle paylaşılması gerekir. Tabii aşk bir tek
noktaya yönelirse diğer alanlar güdük bırakılmış olur. Meselâ,
insan mesleğine aşıksa onunla yatıp onunla kalkar. Erkeklerin
aşkları genellikle mesleklerine yöneldiğinden iyi bir iş adamı
olsalar da iyi bir eş yada iyi bir baba olamayabilirler. Benzer
şey kadınlar için de geçerlidir. Onlarda çocuklarına olan aşırı
bağlılıkları sebebiyle ilgilenmeleri gereken diğer tarafları atıl
bırakabilirler. Demek ki, aşkın önem ve öncelikler piramidi olması
gerekmektedir. Bu piramit kişinin kendisine soracağı şu sorular ve
bunların cevaplarıyla belirlenebilir: İnsan en şiddetli aşkı neye
duymalıdır? Aşk piramidinin tepesine koyulması gereken soyut
idealler mi, karşı cins mi, yoksa varoluş gayesi midir? Bir hedef
uğruna ölünmesi icap etse, bu hedef ne olmalıdır? Soyut idealden
sonra aşk şemsiyesi altına sırasıyla hangi sevgiler girebilir?
İnsan kendisine bu ve benzeri soruları sormadan aşk yaşarsa bu aşk
içinde acı tohumlar barındıran mecazî bir boyutta kalır.
Sevginin Ölçüsü
İnsan sevgisini belli bir ölçüde tutup, akıllıca yürütüyorsa bu
hem kendisi hem de sevdiği için avantajdır. Ama sevgisiyle karşı
tarafı boğuyorsa bir müddet sonra ‘olmaz olsun böyle sevgi’
sözlerini duyacaktır. Bu sebeple sevgideki başarı, dengeden
geçmektedir.
Fakat sevgisiz geçen bir ömür, çok yazık edilmiş bir ömürdür.
İnsan hayatının anlamsızlaşması demektir. Kişi sevdiğinin yanında
olduğu zaman kendini güvende hisseder. Ondan aldığı destekle
zorluklara dayanma gücü artar. İki gözle bakan kişi, bir anda dört
gözle bakmaya başlar. Birinin göremediğini öbürü görür. Sevenler
birbirleri adına düşünür ve kaygılanırlar. Bu tarzda yaşanan sevgi
bolluğunun hiçbir sakıncası olmaz çünkü iki tarafta sevgiyi
kullanmayı biliyordur. Böyle bir evlilik iki kişinin beraber
yaşaması değil, birbirlerini tamamlaması demektir.
Sevginin İfadesi
Sevginin herkesçe farklılaşan bir ifade biçimi vardır. Bir insana
aşkımızı anlatmak için mutlaka ona şiirler yazmamız, herkesin
içerisinde ‘seni seviyorum’ dememiz gerekmez. Duygusal paylaşım
için uzun uzun konuşmak da şart değildir. Sıcak bir tebessüm,
birkaç güzel söz onlarca kelimenin anlatamadığını anlatır. İki
tarafında en büyük ihtiyacı olan aşk, anlamlı bir bakışla bile
karşımızdaki insanda yerini bulacaktır. Hattâ bu bağlılığını beden
diliyle ifade eden aşıkların aşkının daha gerçekçi olduğunu
söylemek dahi mümkündür. Çünkü birbirini gerçekten seven iki kişi
hiç konuşmadan saatlerce bakışabilirler. Bulundukları mekânda o
kadar yakın otururlar ki; vücut diliyle ‘aramıza kimse girmesin’
mesajını verirler. Bu, kadını ve erkeği rahatlatan bir sevgidir.
Sevgi, kalemdeki mürekkep gibidir. Mürekkebin varlığını anlamak
için yazmak kâfidir. Kalemin içini açıp baktığın zaman da
mürekkebi görürsün ama kaleme zarar verirsin. İşte bunun gibi
kadında erkeğin sevgisini kendisi için yaptığı fedakârlıktan
anlayabilir. ‘Eşim beni seviyor mu?’ diye kurcalayarak ilişkisine
zarar vermek yerine erkeğin ona olan muamelesinden bir sonuca
varabilir. Erkeğin sevgisini izhar etme yolu istirahatından
fedakarlık edip kadının mutluluğu için bazı sıkıntılara
katlanmasıdır. Fakat kadın sevildiğini sözle duyma konusunda ısrar
ederse, erkeğin hisleri savunmaya geçer ve kadından uzaklaşır.
Kişi sevildiğini muhatabının davranışlarından anlayamıyorsa bazı
testler uygulayabilir. Ancak bu testler, karşıdaki insanın olumsuz
duygularını ortaya çıkarmak için yapılmamalıdır. Erkeği kıskanıp,
kızdırdıktan ve üstüne giderek en ağır sözleri söylettikten sonra
‘düşündüğüm gibi bu adam beni sevmiyor’ diyen kadın evliliğiyle
kumar oynuyor demektir. Halbuki evlilik kumar oynanmayacak kadar
ciddî bir iştir. Seven erkek zaten bellidir. Erkeğin eve zamanında
gelmesi, evliliğinde mutlu bir atmosfer oluşturmak için çaba
sarfetmesi, sevgisinin davranışlar aracılığıyla tezahürüdür.
Kadının bu muameleden sevildiği hükmüne varması en tabii olanıdır.
Sevgi aynı zamanda psikolojide, psikolojik pain yani psikolojik
ağrı denilen korkunun ilacıdır. Nasıl romatizma vücudumuzu
kapladığı zaman her tarafımız ağrı çekerse, korku da bütün
psikolojimizi etkileyen bir ağrıdır. Ancak sevgi öyle bir ateştir
ki o yandığı zaman endişe yok olur.
Korkunun yerini alan güven duygusu beyindeki stres hormonu
salgısını azaltır ve mutluluk artar.
Beynin her hisle ilgili kimyasal bileşimi vardır. Kişi hangi
duyguyu yaşıyorsa beyninde ona bağlı salınımlar olur. Aşık olmak
sarhoş edici bir duygudur. Aşkın kimyası üzerine yapılan
araştırmalarda, aşk esnasında beyinde keyif verici, gevşetici,
vücuttaki ağrıları giderici, morfin benzeri bir madde salgılandığı
tespit edilmiştir. Tabii bu insanın sevgi ve mutlulukla ilgili
zihnî melekelerini harekete geçirmesiyle mümkündür. Ayrıca böyle
bir beceriyi kazanmak isteyen kimsenin elinde doğru ölçüler olması
şarttır. Eğer bir insan aşkı iyi tanımış ve sevgi yatırımını doğru
kanala yapmışsa, bağlandığı kimse ya da sevdiği şey elinden alınsa
bile bu muhabbetini onun hatırasına saygı duyarak devam
ettirebilir. Neticede de uzun vadeli bir aşk ortaya çıkar. Bu
konudaki en önemli örnek, Hz. Mevlâna’dır. Ölüme ‘düğün gecesi,
vuslat’ diyen Mevlâna, yaklaşık bin sene önce yaşadığı halde
aşkının oluşturduğu çekim gücüyle sevilmeye devam ediyor. Onun
söylediğine benzer fikirleri başka filozoflarda söylemesine
rağmen, Rumî’deki ilahî aşk bir kara delik gibi onu cazibe merkezi
kılmayı sürdürüyor. Üstelik yaşadığı hakiki aşkı kendisine
bağlanan insanlara da tattırarak, güçlü bir frekans oluşturuyor.
Sevgi, olgunlaştırılması gereken ham duygulardan birisidir ve
değişkendir. Sevgi de eli açık davranmak ve bunu sevdiğine
cömertçe dağıtmak nitelikli bir ilişkiyle mümkündür. Ciğerlerini
geliştiren bir yüzücünün iyi yüzmesi ya da kaslarını çalıştıran
bir sporcunun hızlı koşması gibi aşıkta sevgisini renklendirip,
yenilediğinde sevdiği kimseyle kalitesi ispatlanmış bir münasebet
kurar. Sevginin devamı için yapılacak uzun soluklu bir yatırım,
ilişkinin ileride karşılaşacağı badireleri kolaylıkla atlatmasına
yardımcı olur.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan
|
|
Dolu dolu yaşanası hayat.. seni yaşayacağım...
|