|
Tarih Kasım 2002 . Ah ne
kadar unutkanım gününü hatırlayamıyorum. Hatırlayamıyorum ama
günün ne önemi var ki, önemli olan senin içimdeki varlığını
öğrenmem. Her şey daha dün gibi hatırımda, birkaç gündür
şüpheleniyorum ama daha çok erken diye düşünüyorum, bir yandan da
içimden sevinç çığlıkları atıyorum “biliyorum biliyorum oradasın
canım kızım biliyorum benimle birliktesin” Elimde değil “kızım”
diyorum çünkü biliyorum içime doğdu, sen bir kızsın , rüyalarımı
süsleyen, hafif tombul, keltoş, düğüm düğüm boğumları olan sarı
papatyam. Daha fazla bekleyemiyorum, hemen işyerinde ilk testimi
yapıyorum, kalbim yerinden fırlayacak, güm güm diye atıyor hatta
öyle ki başkaları duymaz inşallah bu gürültüyü diye düşünüyorum.
Süre doluyor, gözlerimi açıp teste bakmak istiyorum, ama halen
gözlerim kapalıyken, başım fırıldak gibi dönerken, kalbime söz
geçiremezken birkaç duayı peş peşe sıralamadan da edemiyorum. İşte
o an!, bayılıyorum galiba, Allah'ım tam da düşündüğüm gibi kızım
yolculuğuna başlamış bile, bana haber veriyor. Yüreğimde
fırtınalar esiyor, bütün organlarım yer değiştirmiş dans ediyor
sanki. İşyerinin tuvaletindeyim, kaç dakika oldu, yarım saat, bir
saat, yoksa gün mü bitti. Yok yok işte zaman kavramım silindi
birden bire, zaten elimde cep telefonumla birlikteyim, babamızı
aramamız lazım, ona yolcuğunun başladığını söylememiz lazım, hay
aksi telefon meşgul, kapat kapat şu telefonu artık, insan
saatlerce konuşmaz ki canım telefonda, ha işte çalıyor, kesik kesik
bir şeyler geveliyorum, baban beni anlayamıyor, “ne diyorsun sesini
alamıyorum” gibilerinden bir şeyler söylüyor galiba, “baba
oluyorsun baba!” en nihayetinde bizi anlıyor baban, sanki sesi
gitti , neler oluyor, inanamıyor bana, tekrar tekrar konuşturtuyor
bizi, gözlerimden yaşların geldiğini şimdi daha net hatırlıyorum.
İşte bebeğim sana kavuşacağımı öğrenmemin kısa hikayesi bu. Bu
arada zafer sarhoşu gibiyim, yüzümde gülücükler eksik olmuyor, tüm
aile eşrafından kutlamaları birlikte kabul ediyoruz, daha o
zamandan seni onlarla tanıştırmaya başlıyorum, sen de çok mutlusun
, bunu hissedebiliyorum, anneciğini hiç üzmüyorsun, yormuyorsun,
sadece ilk başlarda verdiğin aşırı uykular hariç bir problemimiz
olmuyor, beraber büyüyoruz, konuşuyoruz, geziyoruz, yoruluyoruz,
gülüyoruz, ağlıyoruz, ama senin enerjin bitmek bilmiyor, sanki
sıkılmış gibisin, artık yüz yüze tanışmak istiyorsun seni
anlayabiliyorum, ama yolculuğunun bitmesini beklememiz lazım, tabi
ben de bu arada boş durmuyorum, yolculuğunun en iyi şekilde
geçmesi için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, inanabiliyor
musun
kızım 29 yaşındayım ve belki 29 senedir yemediğim kadar meyve
sebze ve daha yararlı ne varsa tüketmeye çalışıyorum. Ben ki
kupalarla çay kahve tüketen annen ağzıma kafein denen şeyi
sürmüyorum,. Böyle işte bebeğim artık günlerimi saymaya başlamışım
rüyalarımda sürekli seninle konuşuyorum.
Tansiyonumdan dolayı normal doğumla ilgili ufak da olsa bir
riskimiz var, kabul edemiyorum, edemem de , riskleri yok etmem
lazım, karar veriyorum ve 17 Temmuz 2003’e sezaryen için tarih
alıyoruz. O güne ait her an her saniye film şeridi gibi gözlerimin
önünde, evet birazdan seninle tanışacağım için çok heyecanlıyım
ama çok da rahatım, babanı, anneanneni ve halalarını ben
rahatlatıyorum. Saat 10:00 ameliyathanedeyiz, sadece çok üşüyorum,
bana senin göbek adını soruyorlar, ben de “Elif” dedikten sonra
doktor ve ameliyathane görevlilerine kolaylıklar diliyorum ve
gözlerime bir perde iniyor, bu kayıp zaman ne kadar sürdü
bilmiyorum, ama kendime geldiğimde “kızım” diyorum, “ o iyi mi,
kime benziyor” ve odama çıkartılıyorum, hafif hafif acılarım var
kesik yerimde ama ne önemi var seninle tanışacağım
birazdan...................... ve sen canım, ciğerim, sarı
papatyam, “Eda”m, çığlıklar ata ata anneciğini “işte o papatya
benim merhaba anneciğim” diye ağlayarak selamlıyorsun.
İki gün sonunda evimizdeyiz, hiç susmuyorsun sanki içimde
geçirdiğin zamanın acısını çıkartıyorsun kendince, ama ben
kahroluyorum, çünkü üç ay sonunda bile hiçbir şey düzene girmiyor,
giremiyor, uykuların yok denecek kadar az, durmadan ağlıyorsun,
ağlarken resmen katılıyorsun. Ben ise sürekli panik halinde, acaba
nesi var, neler oluyor diye endişeleniyorum. Peş peşe Allaha
dualar ediliyor. Belki işe yarar diye konu komşudan yeni ne
duyulursa itina ile yapılıyor.Böylece zaman akıp geçiyor.
Biz birbirimize daha fazla kenetlenmeye başlıyoruz, birçok şey
yavaş yavaş yoluna girmeye başlıyor, dönmeler, agular, kahkahalar,
emeklemeler, el sallamalar, diş çıkartmalar, ateşler,
huysuzluklar, çığlıklar, inatlar derken bir bakıyorum yürümeye
başlamışsın. Aramızdaki bağ her geçen gün kuvvetleniyor. Düğüm
üzerine düğüm atılıyor, bensiz hiçbir şey yapmaz oluyorsun,
yanağımı halen bile öpmek yerine yalamayı tercih ediyorsun,
boynuma sıkı sıkı sarılmak senin için bir oyun belki ama inan ki
benim ayaklarımı yerden kesmeye yetiyor. Çok hareketlisin, acayip
bir gezme tutkun var annen gibi. Kapı önünde ailenin tüm
fertlerine tuzak kuruyorsun, kimi yakalarsan seni atta götürmesi
için resmen baskı yapıyorsun, bıcı bıcı yapmak ise en büyük ikinci
tutkun ama banyodan çıkmak hiçbir zaman aklına gelmiyor, seni
banyodan çıkartana da elinden gelen tüm kinini kusuyorsun. Sevgi
dolu bir çocuksun, herkese mavi boncuk dağıtmaya, gülüp, el
sallamaya bazense nerden öğrendin bilmiyorum ama tükürmeye
bayılıyorsun. En sinir olduğun şey ise altının değiştirilmesi,
inatla altını değiştiren herkese düşman kesiliyorsun, feryat figan
bin bir şaklabanlıkla alt değiştirilme operasyonu tamamlandığında
anneciğin kendini Haçlı Seferlerinden çıkmış gibi hissediyor,
Şimdiyse tüm bunları düşünürken tam bir senenin nasıl da akıp
geçtiğine hayret ediyorum. Her şey daha dün gibi. Ama senin
varlığın sanki hep yanımdaymış, biz sanki hep birlikteymişiz,
senden öncesi hiç yokmuş gibi . Minik perim, can damarım , sarı
papatyam şimdi şöyle durup bir bakıyorum da benim yaşama amacım
olmuşsun, bana “ben” demeyi unutturmuş hep “ biz” olmuşuz. İyi ki
varsın minik kelebeğim, can kuşum . Seni çok ama çok seviyorum
Eda.
Annen
Yeşim Atilla |